HAYVANCILIKTA DENGE NEDEN BOZULUYOR?

İthalata 1,2 milyar dolar, desteğe 405 milyon dolar... Kırmızı ette sorunun kalıcı çözümü ithalat gemilerinde değil, yerli üreticinin ahırında aranmalıdır.


Türkiye’de kırmızı et fiyatları yükseldikçe tartışmanın merkezine yine aynı soru geliyor: Et neden pahalı ve neden kendi üreticimiz bu ihtiyacı karşılayamıyor?
Son dönemde ortaya çıkan tablo, sorunun yalnızca market rafındaki fiyatlardan ibaret olmadığını gösteriyor. İlk altı ayda kırmızı et ve canlı hayvan ithalatına yaklaşık 1,2 milyar dolar harcanırken, hayvancılığa verilen desteklerin yaklaşık 405 milyon dolarda kalması, kamu kaynaklarının kullanımında ciddi bir dengesizliğe işaret ediyor.
Rakamları yan yana koyduğumuzda ithalata ayrılan kaynağın hayvancılık desteklerinin yaklaşık 3 katı olduğu görülüyor. Başka bir ifadeyle devlet, yerli üreticinin kapasitesini artırmak için harcadığının çok daha fazlasını dışarıdan hayvan ve et getirmek için kullanıyor.
Bu durum kısa vadede piyasadaki arz sıkıntısını hafifletebilir. Ancak uzun vadede asıl sorunu çözmek yerine erteleme riski taşıyor.
BESİCİ NEDEN HAYVANINI AZALTIYOR?
Bugün bir besicinin en büyük problemi, hayvanın satış fiyatından çok maliyetlerin sürekli yükselmesi.
Yem, saman, ilaç, veterinerlik hizmetleri, elektrik, akaryakıt, işçilik ve finansman giderleri üreticinin omzundaki yükü artırıyor. Özellikle yem maliyetleri, hayvancılığın kaderini doğrudan belirliyor. Çünkü bir hayvanın yetiştirilmesinde en büyük gider kalemlerinden birini yem oluşturuyor.
Üretici hesap yapıyor.
“Bir buzağıyı alacağım, aylarca besleyeceğim, yem vereceğim, veteriner masrafı yapacağım, kredi kullanırsam faiz ödeyeceğim. Sonunda elde edeceğim gelir bütün bu masrafları karşılayacak mı?” diye düşünüyor.
Eğer cevap olumsuzsa üretici üretime devam etmek istemiyor.
İşte kırmızı et piyasasındaki temel tehlike burada başlıyor. Üretici para kazanamazsa hayvan sayısını azaltır. Hayvan sayısı azalırsa et arzı düşer. Arz düşünce fiyat yükselir. Fiyat yükselince ithalat gündeme gelir.
İthalat arttıkça ise yerli üreticinin piyasadaki payı daha da daralabilir.
Bu nedenle sadece et fiyatına bakarak sorunu çözmek mümkün değil.
İTHALAT BUGÜNÜ, ÜRETİM GELECEĞİ KURTARIYOR
İthalatın tamamen yanlış olduğunu söylemek doğru olmaz. Piyasada ciddi bir arz açığı varsa tüketiciyi korumak, fiyatlardaki aşırı yükselişi sınırlamak ve piyasayı rahatlatmak amacıyla geçici ithalat yapılabilir.
Ancak ithalatın geçici bir araç olmaktan çıkıp sürekli bir çözüm haline gelmesi önemli bir risk oluşturuyor.
Çünkü ithal edilen her hayvan veya et için Türkiye'nin döviz ödemesi gerekiyor. Oysa aynı kaynak, yerli üretimin güçlendirilmesine yönlendirildiğinde Türkiye'nin kendi üretim kapasitesini artırabilir.
Bir başka ifadeyle ithalat, bugünkü ihtiyacı karşılıyor; üretime yapılan yatırım ise gelecekteki ihtiyacı karşılayacak kapasiteyi oluşturuyor.
Aradaki fark çok önemli.
Türkiye sürekli olarak dışarıdan et ve canlı hayvan getirerek kırmızı et sorununu çözmeye çalışırsa, döviz ihtiyacı artar. Dünya piyasalarında fiyatlar yükseldiğinde Türkiye de bundan doğrudan etkilenir. Küresel hayvancılıkta yaşanabilecek salgınlar, kuraklık, yem hammaddesi fiyatlarındaki artış veya ihracat kısıtlamaları da ithalata bağımlı ülkeleri zor durumda bırakabilir.
405 MİLYON DOLAR DESTEK YETERLİ Mİ?
Hayvancılığa ayrılan yaklaşık 405 milyon dolarlık destek, ilk bakışta önemli bir kaynak gibi görünebilir. Ancak üreticinin karşı karşıya bulunduğu toplam maliyet düşünüldüğünde, bu desteğin nasıl dağıtıldığı ve üreticiye ne ölçüde ulaştığı daha önemli hale geliyor.
Burada yalnızca “ne kadar destek verildi?” sorusunu sormak yetmez.
Asıl sorular şunlar:
Destek üreticinin maliyetini gerçekten düşürüyor mu?
Destek zamanında ödeniyor mu?
Küçük ve orta ölçekli besicinin ayakta kalmasını sağlıyor mu?
Damızlık hayvan üretimini artırıyor mu?
Yem maliyetlerini aşağı çekebiliyor mu?
Üreticinin önünü görebilmesini sağlıyor mu?
Çünkü üretici için destek, sadece hesabına yatırılan para değildir. Ucuz ve kaliteli yem, uygun finansman, veterinerlik hizmetleri, mera imkanları, damızlık hayvan desteği ve öngörülebilir bir fiyat politikası da üretimin önemli parçalarıdır.
ASIL HEDEF HAYVAN SAYISINI DEĞİL, ÜRETİCİNİN KAZANCINI ARTIRMAK OLMALI
Türkiye'nin hayvancılık politikasında sadece “kaç hayvanımız var?” sorusuna odaklanmak yeterli değildir.
Önemli olan, üreticinin sürdürülebilir biçimde para kazanabilmesidir.
Bir besici zarar ediyorsa hayvan sayısının yüksek olmasının da fazla anlamı yoktur. Çünkü bugün üretim yapan işletme yarın kapanabilir.
Bu nedenle hayvancılık politikasının merkezinde üreticinin gelir-gider dengesi bulunmalıdır.
Örneğin yem maliyetlerini düşürecek politikalar, yerli yem bitkilerinin üretiminin artırılması, meraların daha verimli kullanılması, küçük işletmelerin kooperatifler aracılığıyla güçlendirilmesi ve uygun maliyetli finansman imkanlarının geliştirilmesi önem taşıyor.
Ayrıca üreticinin hayvanını satacağı fiyatı önceden tahmin edebilmesi gerekiyor.
Bugün hayvanını yüksek maliyetle yetiştirip yarın zararına satmak zorunda kalan üreticiden uzun vadeli üretim beklemek gerçekçi değildir.
TÜKETİCİ DE ÜRETİCİ DE KAYBETMEMELİ
Kırmızı et fiyatlarının yüksek olması tüketiciyi doğrudan etkiliyor. Dar gelirli aileler sofralarında eti daha az tüketmek zorunda kalıyor. Ancak sadece tüketiciyi korumak amacıyla ithalatı artırmak da üreticinin sorunlarını büyütebilir.
Burada hassas bir denge kurulması gerekiyor.
Tüketici uygun fiyatlı ete ulaşmalı, üretici de ürettiği üründen para kazanmalıdır.
Bu iki hedef birbirinin karşıtı değildir. Tam tersine, güçlü bir yerli hayvancılık sektörü uzun vadede tüketicinin de güvencesidir.
Çünkü üretici ayakta kalırsa arz devam eder. Arz devam ederse piyasadaki fiyat baskısı azalır.
DÖVİZİ İTHALATA DEĞİL, ÜRETİME YÖNLENDİRMEK
İlk altı ayda kırmızı et ve canlı hayvan ithalatına yaklaşık 1,2 milyar dolar harcanması, Türkiye'nin hayvancılıkta dışa bağımlılığının ekonomik boyutunu da ortaya koyuyor.
Bu paranın tamamının doğrudan üreticiye verilmesi elbette mümkün değil. Ancak aynı büyüklükteki kaynakların önemli bir bölümünün yem üretimi, damızlık hayvan yetiştiriciliği, mera ıslahı, modern ahırlar, hayvan sağlığı, sulama ve üreticinin finansman yükünün azaltılması gibi alanlara yönlendirilmesi, gelecekte ithalat ihtiyacını azaltabilir.
Çünkü hayvancılıkta bugün yapılan yatırım, birkaç ayda sonuç veren bir yatırım değildir. Bir buzağının yetişmesi, damızlık sürünün büyümesi ve üretim kapasitesinin artması zaman ister.
Dolayısıyla Türkiye'nin bugünkü et açığını kapatırken yarının üretimini de düşünmesi gerekiyor.
SON SÖZ: İTHALAT KAPIYI AÇAR, ÜRETİM EVİ AYAKTA TUTAR
Kırmızı et meselesine yalnızca “et fiyatı arttı, ithalat yapalım” şeklinde yaklaşmak sorunu kalıcı biçimde çözmez.
İthalat gerektiğinde piyasayı rahatlatabilir. Fakat sürekli ithalat, üreticinin yerine geçemez.
Türkiye'nin ihtiyacı olan şey; üreticinin zarar etmediği, tüketicinin aşırı fiyatla karşılaşmadığı ve kamu kaynaklarının üretim kapasitesini artıracak şekilde kullanıldığı uzun vadeli bir hayvancılık politikasıdır.
Çünkü bugün dışarıdan alınan et tüketicinin sofrasına kısa vadede ulaşabilir. Ama yarının etini üretecek olan yine Türkiye'deki besicidir.
Bu nedenle mesele sadece 1,2 milyar dolar ithalat ve 405 milyon dolar destek meselesi değildir.
Mesele, Türkiye'nin hayvancılıkta kendi ayakları üzerinde durup duramayacağıdır.
Üretici kazanamıyorsa hayvancılık küçülür. Hayvancılık küçülürse ithalat büyür. İthalat büyüdükçe döviz gideri artar.
Bu döngüyü kırmanın yolu ise ithalatı tamamen reddetmek değil; ithalatı geçici bir araç olarak kullanırken asıl gücü yerli üreticiye, yem üretimine, hayvan varlığına ve sürdürülebilir hayvancılığa vermektir.
Türkiye'nin kırmızı et sorununda kalıcı çözüm, ithalat gemilerinde değil, üreticinin ahırında ve tarlasında aranmalıdır.
ZAFER ÖZCİVAN
Ekonomist-Yazar
Zaferozcivan59@gmail.com