Kuruyan göller ve azalan barajlar tehlikeyi özetliyor: İklim krizi kapımızda. Suyu tasarruflu kullanmak yarının yaşamını güvenceye almanın tek yolu.

Eskiden büyüklerimiz, "Su gibi aziz ol." derdi. Çünkü su, hayatın kendisiydi. Bugün ise bu söz her zamankinden daha anlamlı hale geldi. Dünyamız hızla ısınıyor, mevsimler değişiyor, yağış düzeni bozuluyor. Bunun en önemli sonucu ise su kaynaklarımızın her geçen gün biraz daha azalması oluyor.
İklim değişikliği artık geleceğin değil, bugünün en büyük sorunlarından biri haline geldi. Bir zamanlar yalnızca bilim insanlarının konuştuğu bu konu artık çiftçiyi, sanayiciyi, öğrenciyi, emekliyi, yani toplumun her kesimini doğrudan ilgilendiriyor. Çünkü su olmadan yaşamın devam etmesi mümkün değildir.
Son yıllarda Türkiye'nin birçok bölgesinde yaşanan kuraklık bunun en açık göstergesi oldu. Barajlardaki su seviyeleri düştü, göller küçüldü, bazı dereler tamamen kurudu. Tarım arazileri susuz kaldı. İçme suyu konusunda birçok şehirde tasarruf çağrıları yapılmaya başlandı.
İklim değişikliğinin en önemli etkilerinden biri yağışların düzensiz hale gelmesidir. Eskiden belirli aylarda düzenli yağmur yağarken bugün bazen aylarca tek damla yağmur düşmüyor, ardından birkaç saat içinde aylarca yağacak yağmur bir anda yağıyor. Bu durum hem kuraklığa hem de sele neden oluyor.
Bir tarafta su bulamayan çiftçiler, diğer tarafta sel baskınları nedeniyle zarar gören şehirler bulunuyor. Yani yağış miktarı kadar yağışın zamanı ve şekli de büyük önem taşıyor.
En fazla etkilenen sektörlerden biri hiç şüphesiz tarımdır. Ülkemizde kullanılan suyun yaklaşık dörtte üçü tarımsal sulamada tüketiliyor. Kuraklık arttıkça ürün verimi düşüyor. Buğday, arpa, mısır, ayçiçeği ve sebze üretiminde ciddi kayıplar yaşanabiliyor.
Çiftçiler daha fazla yer altı suyu kullanmaya yöneliyor. Ancak yer altındaki su da sınırsız değil. Yıllardır biriken doğal su rezervleri hızla tükeniyor. Birçok bölgede kuyular daha derine inmek zorunda kalıyor. Bu durum hem maliyetleri artırıyor hem de gelecekte içme suyu açısından büyük risk oluşturuyor.
İklim değişikliği yalnızca tarımı değil enerji üretimini de etkiliyor. Türkiye elektrik üretiminde hidroelektrik santrallerinden önemli ölçüde yararlanıyor. Barajlarda yeterli su olmadığında elektrik üretimi de düşüyor. Bu da enerji maliyetlerini artırabiliyor.
Sanayi sektörü de sudan yoğun şekilde yararlanıyor. Fabrikalarda üretimin birçok aşamasında su kullanılıyor. Su kaynaklarının azalması üretim maliyetlerini yükseltiyor. Özellikle tekstil, gıda, kimya ve demir-çelik sektörleri bu durumdan doğrudan etkileniyor.
Kentlerde yaşayan insanlar da iklim değişikliğinin etkilerini hissetmeye başladı. Yaz aylarında sıcaklık rekorları kırılıyor. Artan sıcaklık nedeniyle su tüketimi yükselirken barajlara gelen su miktarı azalıyor. Bu durum zaman zaman su kesintilerini gündeme getiriyor.
Türkiye aslında sanıldığı kadar zengin su kaynaklarına sahip bir ülke değildir. Uzmanlar, kişi başına düşen kullanılabilir su miktarının giderek azaldığını belirtiyor. Nüfus artışı, kentleşme ve iklim değişikliği birlikte değerlendirildiğinde gelecekte suyun çok daha değerli hale geleceği görülüyor.
Dünyanın birçok ülkesinde "su stresi" kavramı artık günlük hayatın bir parçası haline geldi. Su stresi, mevcut su kaynaklarının ihtiyacı karşılamakta zorlanması anlamına geliyor. Eğer gerekli önlemler alınmazsa ilerleyen yıllarda su krizleri daha sık yaşanabilir.
Peki çözüm ne?
Öncelikle suyu bilinçli kullanmayı öğrenmeliyiz. Evlerde musluğu gereksiz yere açık bırakmamak, damlayan muslukları tamir ettirmek, tasarruflu armatürler kullanmak bile önemli katkılar sağlar.
Tarımda ise vahşi sulama yöntemleri yerine damla sulama ve yağmurlama gibi modern sulama sistemleri yaygınlaştırılmalıdır. Böylece aynı ürün çok daha az suyla yetiştirilebilir.
Şehirlerde yağmur suyu toplama sistemleri kurulabilir. Yağmur suları depolanarak parkların sulanmasında veya temizlik işlerinde kullanılabilir. Böylece içme suyu kaynakları korunmuş olur.
Sanayide geri dönüştürülen su kullanımı artırılmalıdır. Bugün birçok gelişmiş ülkede fabrikalar kullandıkları suyun önemli bölümünü yeniden arıtarak tekrar üretimde kullanmaktadır.
Ormanların korunması da su kaynaklarının geleceği açısından büyük önem taşıyor. Ormanlar yağışı düzenleyen doğal sistemlerdir. Ağaçlar toprağın su tutmasını sağlar, erozyonu önler ve yer altı sularının beslenmesine katkıda bulunur. Orman yangınlarının artması ise bu doğal dengeyi bozuyor.
İklim değişikliğiyle mücadelede yenilenebilir enerji yatırımlarının artırılması da büyük önem taşıyor. Güneş ve rüzgâr enerjisinin yaygınlaşması, sera gazı salımlarını azaltarak küresel ısınmanın yavaşlamasına katkı sağlayabilir.
Bireylerin de yapabileceği birçok küçük ama etkili davranış bulunuyor. Gereksiz su tüketiminden kaçınmak, çevreyi kirletmemek, ağaç dikmek, enerji tasarrufu yapmak ve doğaya sahip çıkmak aslında geleceğimiz için yapılan en büyük yatırımlardır.
Unutulmamalıdır ki su yalnızca bugünün değil, gelecek nesillerin de hakkıdır. Bugün bilinçsizce tükettiğimiz her damla su, çocuklarımızın ve torunlarımızın yaşamından eksilen bir damladır.
Sonuç olarak iklim değişikliği yalnızca sıcak havalar anlamına gelmiyor. Aynı zamanda kuruyan göller, azalan barajlar, düşen tarımsal üretim, artan gıda fiyatları ve su sıkıntısı anlamına geliyor. Eğer bugünden gerekli önlemleri almazsak gelecekte su, petrol kadar hatta ondan daha değerli bir kaynak haline gelebilir.
Atalarımızın söylediği "Damla damla göl olur." sözü bugün çok daha büyük bir anlam taşıyor. Çünkü geleceğin en değerli hazinesi altın değil, temiz ve ulaşılabilir su olacaktır. Suya sahip çıkmak ise yalnızca devletlerin değil, hepimizin ortak sorumluluğudur. Bugün atacağımız bilinçli adımlar, yarın çocuklarımızın musluğundan akacak suyun güvencesi olacaktır.
ZAFER ÖZCİVAN
Ekonomist-Yazar
[email protected]