Savaşlar ve küresel krizler birçok sektörü zorlarken, Türkiye’nin un ihracatı yüzde 37 arttı. Türk un sanayisi kriz döneminde büyüme başarısıyla dikkat çekti.

Küresel ölçekte artan jeopolitik gerilimler, bölgesel savaşlar ve ticarette yükselen korumacılık eğilimleri birçok sektörü baskı altına alırken, Türkiye’nin un sanayisi bu zorlu koşullar altında dikkat çekici bir başarıya imza attı. Türkiye Un Sanayicileri Federasyonu (TUSAF) Başkanı Mesut Çakmak tarafından açıklanan verilere göre, 2025 yılının Nisan ayında 156 bin ton olan un ihracatı, 2026 yılının aynı döneminde yüzde 37 artışla 215,8 bin tona yükseldi. Bu artış yalnızca rakamsal bir büyüme değil; aynı zamanda sektörün krizlere karşı dayanıklılığını ve adaptasyon kabiliyetini de gözler önüne seriyor.

KÜRESEL KRİZ ORTAMINDA GELEN BAŞARI

Son yıllarda dünya ekonomisi, pandemi sonrası toparlanma sürecinin ardından yeni bir kırılganlık dönemine girdi. Özellikle savaşlar ve bölgesel çatışmalar, tedarik zincirlerini bozarken gıda güvenliği konusunu da yeniden küresel gündemin üst sıralarına taşıdı. Tahıl üretimi ve ticaretinde önemli rol oynayan ülkelerde yaşanan sıkıntılar, un gibi temel gıda ürünlerinin stratejik önemini daha da artırdı.
Bu çerçevede Türkiye’nin un sektörü, hem üretim kapasitesi hem de ihracat ağı sayesinde avantajlı bir konumda bulunuyor. Türkiye uzun yıllardır dünyanın en büyük un ihracatçıları arasında yer alırken, bu konumunu kriz dönemlerinde dahi koruyabilmesi dikkat çekici bir başarı olarak öne çıkıyor. Nisan 2026 verileri ise bu başarının daha da ileri taşındığını gösteriyor.

İHRACATTAKİ ARTIŞIN ARKASINDAKİ DİNAMİKLER

Yüzde 37’lik ihracat artışı, ilk bakışta yalnızca talep artışıyla açıklanabilecek bir gelişme gibi görünse de işin arka planında çok daha karmaşık bir yapı bulunuyor. Öncelikle Türkiye’nin güçlü değirmencilik altyapısı, yüksek üretim kapasitesi ve teknolojik yatırımları bu artışın temelini oluşturuyor. Modern tesislerde yapılan üretim, kalite standardını yükseltirken uluslararası pazarlarda rekabet gücünü artırıyor.
Bununla birlikte Türk un sanayicisinin esnek ticaret yapısı da önemli bir avantaj sağlıyor. Geleneksel pazarların yanı sıra alternatif pazarlara hızlı bir şekilde yönelme kabiliyeti, sektörün kriz dönemlerinde dahi büyümesini mümkün kılıyor. Özellikle Afrika, Orta Doğu ve Asya pazarlarında artan talep, Türk ununa olan ilgiyi canlı tutuyor.
Bir diğer önemli unsur ise lojistik avantajlar. Türkiye’nin coğrafi konumu, farklı bölgelere hızlı ve maliyet etkin erişim imkânı sunuyor. Bu durum, özellikle savaş ve kriz dönemlerinde tedarik sürekliliğini sağlamak isteyen ülkeler için Türkiye’yi cazip bir tedarikçi haline getiriyor.

SAVAŞ VE KORUMACILIK: ENGEL Mİ, FIRSAT MI?

Uluslararası ticarette son dönemde artan korumacılık eğilimleri, birçok ülkenin ithalatı sınırlayıcı politikalar uygulamasına neden oluyor. Gümrük vergileri, kota uygulamaları ve yerli üretimi korumaya yönelik düzenlemeler, ihracatçı ülkeler için önemli zorluklar yaratıyor. Ancak Türk un sektörü, bu engelleri aşma konusunda önemli bir esneklik sergiliyor.
Savaşın yarattığı belirsizlik ortamı, bazı ülkelerde yerel üretimin aksamasına yol açarken, dışa bağımlılığı artırıyor. Bu noktada Türkiye gibi güçlü üretim altyapısına sahip ülkeler devreye giriyor. Yani savaş ve kriz ortamı, bir yandan risk oluştururken diğer yandan yeni ihracat fırsatlarını da beraberinde getiriyor.
Mesut Çakmak’ın açıklamalarında da vurguladığı gibi, sektör temsilcileri bu süreci doğru okuyarak stratejilerini buna göre şekillendiriyor. Özellikle hızlı karar alma mekanizmaları ve piyasa değişimlerine uyum sağlama yeteneği, Türk un sanayisinin en önemli rekabet avantajlarından biri olarak öne çıkıyor.

SEKTÖRÜN KARŞI KARŞIYA OLDUĞU RİSKLER

Her ne kadar ihracat rakamlarında güçlü bir artış söz konusu olsa da sektörün karşı karşıya olduğu riskler göz ardı edilmemeli. Öncelikle hammadde fiyatlarındaki dalgalanmalar, maliyet yapısını doğrudan etkiliyor. Buğday fiyatlarında yaşanan artışlar, üretim maliyetlerini yükseltirken kârlılığı baskılayabiliyor.
Bunun yanı sıra enerji maliyetleri de önemli bir yük oluşturuyor. Değirmencilik sektörü, enerji yoğun bir üretim yapısına sahip olduğu için elektrik ve doğalgaz fiyatlarındaki artışlar doğrudan maliyetlere yansıyor. Bu durum, uluslararası rekabet gücünü olumsuz etkileyebilecek bir faktör olarak dikkat çekiyor.
Ayrıca finansmana erişim koşulları da sektörün büyüme potansiyelini belirleyen unsurlar arasında yer alıyor. Özellikle yüksek faiz ortamı, yatırım iştahını sınırlayabilir ve üretim kapasitesinin genişletilmesini zorlaştırabilir.

GELECEĞE YÖNELİK BEKLENTİLER

Tüm bu zorluklara rağmen, Türkiye’nin un sektöründe küresel liderliğini sürdürmesi bekleniyor. Artan dünya nüfusu ve gıda talebi, un ve unlu mamuller sektörünün önemini daha da artıracak gibi görünüyor. Türkiye’nin bu alandaki deneyimi ve üretim kapasitesi, gelecekte de önemli bir avantaj sağlamaya devam edecek.
Önümüzdeki dönemde sektörün daha sürdürülebilir bir büyüme yakalayabilmesi için katma değeri yüksek ürünlere yönelmesi önem taşıyor. Sadece ham un ihracatı değil, işlenmiş ürünler ve markalı ürünler üzerinden ihracatın artırılması, gelir seviyesini yükseltebilir.
Ayrıca dijitalleşme ve yeşil dönüşüm de sektörün gündeminde daha fazla yer almaya başlayacak. Enerji verimliliği, karbon ayak izinin azaltılması ve sürdürülebilir üretim teknikleri, uluslararası pazarlarda rekabet avantajı sağlayan unsurlar haline geliyor.

SONUÇ: DİRENÇLİ BİR SEKTÖRÜN HİKÂYESİ

Türkiye’nin un ihracatında yaşanan yüzde 37’lik artış, yalnızca ekonomik bir veri olmanın ötesinde, krizlere karşı dirençli bir sektörün hikâyesini anlatıyor. Savaş, ekonomik belirsizlikler ve ticarette artan korumacılık gibi olumsuz koşullara rağmen elde edilen bu başarı, Türk sanayisinin dinamizmini ve adaptasyon gücünü ortaya koyuyor.
Ancak bu başarının sürdürülebilir olması için yapısal sorunların çözülmesi, maliyet baskılarının azaltılması ve yeni pazarlara açılım stratejilerinin güçlendirilmesi gerekiyor. Aksi halde küresel rekabetin giderek sertleştiği bir ortamda mevcut kazanımların korunması zorlaşabilir.
Bugün gelinen noktada Türk un sektörü, yalnızca bir ihracat başarısı değil; aynı zamanda kriz dönemlerinde bile büyüyebilen bir ekonomik modelin örneği olarak dikkat çekiyor. Bu modelin doğru politikalarla desteklenmesi halinde, Türkiye’nin gıda ihracatındaki liderliği daha da pekişebilir.
ZAFER ÖZCİVAN
Ekonomist-Yazar
[email protected]