Gıda güvenliğini milli savunma olarak gören gelişmiş ülkelerin devasa tarım destekleri küresel rekabet dengesini bozarken; Türkiye'nin de üreticisini koruyan, verimliliği, teknolojik dönüşümü ve planlı üretimi esas alan güçlü destek politikaları uygulaması stratejik zorunluluktur.
Tarım, yalnızca tarlada buğday yetiştirmek ya da ahırda hayvan beslemek değildir. Tarım; gıda güvenliği, ekonomik bağımsızlık ve hatta milli güvenliğin temel taşlarından biridir. Çünkü bir ülke kendi insanını doyuramıyorsa, dışa bağımlı hale gelir. Bu nedenle gelişmiş ülkeler tarımı sadece ekonomik bir faaliyet olarak değil, stratejik bir sektör olarak görüyor.
Dünyanın en güçlü ekonomilerine baktığımızda ortak bir gerçek karşımıza çıkıyor. Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa Birliği ülkeleri, Japonya, Güney Kore ve Kanada gibi ülkeler, çiftçilerine her yıl milyarlarca dolarlık destek sağlıyor. Kimi zaman doğrudan gelir desteği veriliyor, kimi zaman mazot, gübre ve yem sübvanse ediliyor, kimi zaman da ürün alım garantisi sunuluyor. Amaç ise çok açık: Üretimin devam etmesini sağlamak ve gıda arzını güvence altına almak.
Bugün Avrupa'da birçok çiftçi, ürününü satamasa bile devlet desteği sayesinde ayakta kalabiliyor. Amerika'da ise kuraklık, sel veya doğal afet yaşandığında çiftçinin zararı büyük ölçüde devlet tarafından karşılanıyor. Tarım sigortaları güçlü şekilde destekleniyor. Böylece üretici risk almaktan korkmuyor.
İlk bakışta bu durum oldukça olumlu görünüyor. Çünkü çiftçi üretmeye devam ediyor, tüketici de market raflarında ürün bulabiliyor. Ancak işin uluslararası ticaret boyutuna bakıldığında farklı bir tablo ortaya çıkıyor.
Çünkü yüksek devlet destekleri, dünya piyasalarında rekabeti önemli ölçüde etkiliyor.
Düşünün ki iki çiftçi aynı ürünü üretiyor. Birisi devletinden büyük destek alıyor, diğeri ise neredeyse hiçbir destek alamıyor. Destek alan çiftçi ürününü daha düşük maliyetle satabiliyor. Diğer üretici ise aynı fiyatla rekabet edemediği için zarar ediyor.
İşte gelişmekte olan ülkelerin en büyük sıkıntılarından biri de tam olarak budur.
Birçok Afrika, Asya ve Latin Amerika ülkesi, gelişmiş ekonomilerin desteklediği tarım ürünleriyle rekabet etmekte zorlanıyor. Yerli üretici zamanla üretimden çekiliyor, ithalata bağımlılık artıyor. Bu durum sadece ekonomik değil, aynı zamanda sosyal sorunlara da yol açıyor.
Kırsaldan kentlere göç hızlanıyor.
Köyler boşalıyor.
Gençler tarımdan uzaklaşıyor.
Tarımsal bilgi ve deneyim kaybolmaya başlıyor.
Oysa gelişmiş ülkeler kendi çiftçisini korurken aynı zamanda uluslararası pazarlarda da güçlü bir konuma geliyor.
Bu nedenle Dünya Ticaret Örgütü yıllardır tarımsal destekler konusunda ülkeler arasında ortak kurallar oluşturmaya çalışıyor. Ama uygulamada istenilen sonuç tam anlamıyla sağlanamıyor. Çünkü büyük ekonomiler, tarımın stratejik önemini gerekçe göstererek desteklerini sürdürmeye devam ediyor.
Aslında burada önemli bir çelişki bulunuyor.
Bir yandan serbest ticaret savunuluyor.
Diğer yandan ise milyarlarca dolarlık tarım destekleri uygulanıyor.
Bu durum serbest rekabet ilkesini tartışmalı hale getiriyor.
Peki gelişmiş ülkeler neden bu kadar büyük destek veriyor?
Çünkü onlar geçmişten önemli dersler çıkardı.
Salgın döneminde, savaşlarda ve küresel krizlerde gıdanın ne kadar stratejik olduğu açıkça görüldü. Rafların boşaldığı, lojistik zincirlerinin bozulduğu dönemlerde kendi üretimine sahip olan ülkeler çok daha az sorun yaşadı.
Bugün Avrupa Birliği'nin Ortak Tarım Politikası onlarca yıldır uygulanıyor. Çiftçiler yalnızca üretim için değil; çevrenin korunması, doğal kaynakların sürdürülebilir kullanımı ve kırsal yaşamın devam ettirilmesi için de destekleniyor.
Amerika Birleşik Devletleri ise her birkaç yılda bir çıkardığı tarım yasalarıyla çiftçisini koruyan yeni programlar oluşturuyor.
Japonya ise sınırlı tarım alanına rağmen pirinç üretimini stratejik kabul ediyor ve üreticisini güçlü biçimde destekliyor.
Yani gelişmiş ülkeler tarımı piyasanın insafına bırakmıyor.
Peki Türkiye açısından bu tablo ne ifade ediyor?
Türkiye verimli topraklara, farklı iklim bölgelerine ve güçlü tarımsal üretim potansiyeline sahip bir ülke. Sebzeden meyveye, tahıldan hayvancılığa kadar birçok üründe önemli bir üretim kapasitesi bulunuyor.
Ancak üretim maliyetleri son yıllarda ciddi şekilde arttı.
Mazot, gübre, yem, elektrik, sulama ve işçilik giderleri yükseldikçe çiftçinin kazancı azalıyor.
Buna karşılık dünya piyasasında devlet destekleriyle üretilen ürünlerle rekabet etmek her geçen gün daha zor hale geliyor.
Bu nedenle yalnızca üretim artışı değil, doğru destek politikaları da büyük önem taşıyor.
Uzmanlara göre desteklerin üretim planlamasına göre verilmesi gerekiyor.
Verimli üretim yapan, suyu tasarruflu kullanan, kaliteli ürün yetiştiren çiftçinin daha fazla teşvik edilmesi gerektiği belirtiliyor.
Ayrıca gençlerin tarıma yönlendirilmesi, teknoloji kullanımının artırılması ve kooperatifleşmenin güçlendirilmesi de rekabet açısından büyük önem taşıyor.
Tarım artık sadece traktör ve sabandan ibaret değil.
Bugün yapay zekâ, uydu görüntüleri, sensörler, akıllı sulama sistemleri ve dijital tarım uygulamaları üretimin ayrılmaz parçaları haline geliyor.
Gelişmiş ülkeler destekleri yalnızca para yardımı olarak vermiyor; aynı zamanda araştırma, eğitim, teknoloji ve inovasyona da büyük yatırımlar yapıyor.
Bu nedenle verimlilik sürekli artıyor.
Sonuç olarak dünyada tarım, serbest piyasa kurallarının tamamen geçerli olduğu sıradan bir sektör değildir.
Her ülke kendi üreticisini korumanın yollarını arıyor.
Gelişmiş ekonomilerin sağladığı yüksek destekler hem kendi çiftçisini güçlendiriyor hem de uluslararası rekabeti doğrudan etkiliyor.
Türkiye'nin de sürdürülebilir, planlı ve verimliliği esas alan tarım politikalarını güçlendirmesi; üreticisini desteklerken kaynaklarını etkin kullanması büyük önem taşıyor. Çünkü güçlü bir tarım sektörü, yalnızca çiftçinin değil; tüketicinin, sanayicinin ve tüm toplumun geleceğini güvence altına alır. Unutulmamalıdır ki gıda üretiminde güçlü olan ülkeler, ekonomik dalgalanmalara karşı daha dayanıklı olur ve geleceğe daha güvenle bakabilir.
ZAFER ÖZCİVAN
Ekonomist-Yazar
[email protected]