Küresel tarım ticaretindeki devasa destek uçurumları ve hammadde-işlenmiş ürün eşitsizliği gelişmekte olan ülkeleri dışa bağımlı kılmakta; adil ticaret kuralları, teknoloji transferi, planlı destekler ve katma değerli markalaşma stratejileriyle bu dengesizlik aşılmalıdır.


Dünyada zengin ile yoksul arasındaki farkı görmek isteyenlerin sadece bankalara, borsalara ya da teknoloji şirketlerine bakması yeterli değildir. Aslında bu farkın en açık şekilde görüldüğü alanlardan biri tarım ticaretidir. Çünkü tarım yalnızca ekonomik bir faaliyet değil; aynı zamanda gıda, yaşam ve insanlığın geleceğiyle doğrudan ilgilidir. Buna rağmen dünya tarım ticareti, uzun yıllardır adalet yerine güç dengelerine göre şekillenmektedir.
Bugün gelişmiş ülkelerin çiftçileri milyarlarca dolarlık devlet desteği alırken, gelişmekte olan ülkelerin üreticileri çoğu zaman tek başına ayakta kalmaya çalışıyor. Aynı ürünü üreten iki çiftçi arasında yalnızca bilgi ya da teknoloji farkı değil, devlet desteği bakımından da büyük uçurum bulunuyor. İşte küresel ekonomik eşitsizliğin en belirgin örneklerinden biri tam da burada ortaya çıkıyor.
Düşünün ki Afrika'da, Asya'da ya da Latin Amerika'da bir çiftçi sabahın ilk ışıklarıyla tarlasına gidiyor. Aynı saatlerde Avrupa'da ya da Amerika'da başka bir çiftçi de üretime başlıyor. İkisi de alın teri döküyor, ikisi de toprağı işliyor. Ancak biri modern makineler, düşük faizli krediler, tarım sigortaları ve devlet teşvikleriyle üretim yaparken, diğeri yüksek maliyetler, kuraklık, yetersiz finansman ve pazarlama sorunlarıyla mücadele ediyor. Sonuçta aynı pazarda rekabet etmeleri bekleniyor. Böyle bir yarışın adil olduğunu söylemek mümkün mü?
Gelişmiş ekonomiler tarım sektörünü stratejik bir alan olarak görüyor. Çünkü gıda güvenliğinin milli güvenliğin bir parçası olduğunun farkındalar. Bu nedenle çiftçilerine büyük destekler sağlıyorlar. Üretici zarar ettiğinde devlet devreye giriyor. Ürün fazlası oluştuğunda alım yapılıyor. Doğal afet yaşandığında zarar karşılanıyor. Çiftçi yalnız bırakılmıyor.
Buna karşılık birçok gelişmekte olan ülkede üretici, artan gübre, mazot, yem, elektrik ve sulama maliyetleri karşısında ayakta kalmakta zorlanıyor. Hasat zamanı ürün para etmiyor, ekim zamanı ise girdi maliyetleri katlanıyor. Sonunda birçok çiftçi üretimden çekiliyor veya borç yükü altında eziliyor.
Tarım ticaretindeki eşitsizlik yalnızca üreticiyi değil, tüketiciyi de etkiliyor. Bir ülkede üretim azalınca dışa bağımlılık artıyor. İthal edilen ürünlerin fiyatı döviz kuruna bağlı olarak yükseliyor. Bunun sonucunda market raflarındaki fiyatlar da artıyor. En büyük yükü ise dar gelirli vatandaşlar taşıyor.
Bir başka önemli sorun da ham madde ile işlenmiş ürün arasındaki gelir farkıdır. Gelişmekte olan ülkeler çoğu zaman kahve çekirdeği, kakao, pamuk veya buğday gibi ham ürünleri ihraç ediyor. Buna karşılık gelişmiş ülkeler bu ürünleri işleyerek yüksek katma değerli hale getiriyor ve çok daha yüksek fiyatlarla dünya pazarına satıyor. En fazla kazancı ise ürünü yetiştiren değil, işleyen ve markalaştıran ülkeler elde ediyor.
Örneğin bir çiftçi kilosunu düşük fiyata sattığı kahveden sınırlı gelir elde ederken, aynı kahve dünyanın başka bir ülkesinde işlenip paketleniyor, marka haline getiriliyor ve onlarca kat daha yüksek fiyata tüketiciye sunuluyor. Ürünün gerçek değerinden en az payı ise onu yetiştiren üretici alıyor.
İklim değişikliği de bu eşitsizliği daha da büyütüyor. Kuraklık, sel, aşırı sıcaklık ve su kıtlığı en fazla gelişmekte olan ülkeleri etkiliyor. Ancak bu ülkelerin iklim değişikliğine uyum sağlayacak teknolojilere ulaşması kolay olmuyor. Sulama yatırımları, modern tarım ekipmanları ve dijital tarım uygulamaları yüksek maliyet gerektiriyor. Sermayesi güçlü olan ülkeler hızla çözüm üretirken, yoksul ülkeler aynı hızla hareket edemiyor.
Uluslararası ticaret kuralları da her zaman eşit şartlar oluşturmuyor. Gümrük vergileri, kota uygulamaları, sağlık ve bitki sağlığı standartları gibi düzenlemeler bazen gerçekten tüketiciyi korumayı amaçlasa da zaman zaman gelişmekte olan ülkelerin ihracatını zorlaştıran engellere dönüşebiliyor. Küçük üreticiler bu kurallara uyum sağlayacak finansal ve teknik kapasiteye sahip olmadıkları için uluslararası pazarlara girmekte güçlük çekiyor.
Bütün bunlar gösteriyor ki tarım ticareti yalnızca ürün alışverişi değildir. Aynı zamanda gelir dağılımını, kırsal kalkınmayı, göçü, yoksulluğu ve hatta siyasi istikrarı etkileyen büyük bir sistemdir. Bir ülkede çiftçi kazanamazsa köyler boşalır. Üretim azalır. Gıda fiyatları yükselir. Dışa bağımlılık artar. Sonunda ekonomik sorunlar sosyal sorunlara dönüşür.
Peki çözüm nedir?
Öncelikle gelişmekte olan ülkelerin tarım sektörünü uzun vadeli politikalarla desteklemesi gerekiyor. Üreticinin planlı üretim yapabilmesi, uygun finansmana ulaşabilmesi ve modern teknolojileri kullanabilmesi büyük önem taşıyor. Sulama yatırımlarının artırılması, kooperatiflerin güçlendirilmesi, tarımsal Ar-GE çalışmalarının yaygınlaştırılması ve ürünlerin markalaştırılması da rekabet gücünü artıracaktır.
Uluslararası kuruluşların da daha adil bir tarım ticareti sistemi oluşturması gerekiyor. Küçük üreticilerin küresel pazarlara erişimini kolaylaştıracak politikalar geliştirilmeli, gelişmekte olan ülkelere teknoloji transferi ve finansman desteği sağlanmalıdır. Çünkü dünya nüfusu hızla artarken gıda üretiminin sürdürülebilir olması bütün insanlığın ortak çıkarıdır.
Sonuç olarak tarım ticareti, küresel ekonomik eşitsizliklerin en net görüldüğü alanlardan biridir. Aynı toprağı işleyen, aynı emeği veren insanlar arasında bu kadar büyük gelir ve destek farkının bulunması sürdürülebilir değildir. Daha adil bir dünya için yalnızca ticaretin değil, tarım politikalarının da adalet temelinde yeniden şekillendirilmesi gerekiyor. Çünkü soframıza gelen her lokmanın arkasında yalnızca emek değil; aynı zamanda küresel ekonominin nasıl işlediğini gösteren önemli bir hikâye bulunmaktadır. Adil bir tarım ticareti ise sadece çiftçinin değil, bütün insanlığın ortak geleceğine yapılacak en değerli yatırımlardan biri olacaktır.
ZAFER ÖZCİVAN
Ekonomist-Yazar
[email protected]