İklim krizi, su kıtlığı, korumacı ticaret politikaları ve artan maliyetler küresel tarım üzerindeki baskıyı artırmakta; sürdürülebilir gıda güvenliği için dijitalleşme, izlenebilirlik, verimli su yönetimi ve planlı üretici destekleri zorunlu hale gelmektedir.


Dünyada son yıllarda yaşanan gelişmeler gösteriyor ki tarım artık sadece çiftçilerin ya da gıda sektörünün meselesi olmaktan çıktı. Tarım, ülkelerin ekonomik gücünü, toplumsal huzurunu ve hatta milli güvenliğini doğrudan etkileyen stratejik bir alan haline geldi. Bu nedenle önümüzdeki dönemde tarım ticareti üzerindeki baskıların daha da artması bekleniyor.
Eskiden ülkeler daha çok sanayi ürünleri üzerinden rekabet ederdi. Bugün ise bu rekabete gıda da eklendi. Çünkü insanlar otomobil almadan yaşayabilir ama ekmeksiz, sütsüz, sebzesiz ve meyvesiz yaşayamaz. İşte bu nedenle tarım ürünleri artık sadece pazarda satılan mallar değil, aynı zamanda stratejik güç unsuru olarak görülüyor.
Pandemi döneminde bunu hep birlikte yaşadık. Birçok ülke kendi halkının gıda ihtiyacını karşılayabilmek için ihracatı sınırlandırdı. Ardından Rusya-Ukrayna savaşı tahıl piyasalarını altüst etti. Gübre fiyatları yükseldi, enerji maliyetleri arttı, nakliye ücretleri katlandı. İklim değişikliği ise üretimi daha da zorlaştırdı. Tüm bu gelişmeler, tarım ticaretinin ne kadar kırılgan olduğunu açıkça ortaya koydu.
Bugün dünyanın birçok bölgesinde kuraklık alarmı veriliyor. Bazı ülkelerde sel felaketleri yaşanırken, bazı bölgelerde ise aşırı sıcaklar nedeniyle ürün kayıpları meydana geliyor. Tarım üretimi doğrudan doğaya bağlı olduğu için iklimde yaşanan her olumsuzluk uluslararası ticareti de etkiliyor. Ürün azaldığında fiyat yükseliyor. Fiyat yükseldiğinde ülkeler kendi stoklarını korumaya çalışıyor. Böyle olunca dünya piyasalarında ürün bulmak daha da zorlaşıyor.
Önümüzdeki yıllarda su sorununun daha da büyümesi bekleniyor. Tarımda en çok kullanılan kaynak sudur. Eğer su azalırsa üretim de azalacaktır. Üretimin azalması ise ithalat yapan ülkelerin daha yüksek fiyatlarla karşılaşmasına neden olacaktır. Bu nedenle su yönetimi ile tarım ticareti artık birbirinden ayrılmaz hale gelmiştir.
Bir başka önemli baskı ise artan nüfustur. Dünya nüfusu büyürken gıda talebi de sürekli artıyor. Ancak tarım yapılabilecek verimli araziler aynı hızla artmıyor. Hatta şehirleşme nedeniyle birçok tarım arazisi her yıl biraz daha küçülüyor. Böyle bir ortamda daha fazla insanı beslemek giderek zorlaşıyor.
Tarım ticaretini etkileyecek önemli gelişmelerden biri de korumacı politikaların yaygınlaşmasıdır. Ülkeler artık yalnızca ekonomik kazancı değil, gıda güvenliğini de ön planda tutuyor. Bu nedenle ithalata bağımlılığı azaltmak isteyen ülkeler yerli üretimi destekliyor, gümrük vergilerini artırabiliyor veya ithalat kurallarını sıkılaştırabiliyor.
Sağlık ve bitki sağlığı standartlarının da giderek daha katı hale gelmesi bekleniyor. İhraç edilen ürünlerin ilaç kalıntıları, hijyen koşulları, ambalaj standartları ve izlenebilirlik sistemleri artık her zamankinden daha fazla önem taşıyor. Bu kurallara uyum sağlayamayan üreticiler uluslararası pazarlarda rekabet etmekte zorlanabiliyor.
Dijitalleşme de tarım ticaretinde yeni bir dönemi başlatıyor. Artık ürünün hangi tarlada yetiştiği, hangi gübrenin kullanıldığı, hangi depoda saklandığı bile kayıt altına alınabiliyor. Tüketiciler de satın aldıkları ürün hakkında daha fazla bilgi istiyor. Bu durum üreticilere yeni fırsatlar sunarken, aynı zamanda yeni maliyetleri de beraberinde getiriyor.
Karbon emisyonları konusunda uygulanmaya başlayan yeni çevre politikaları da tarım ticaretini etkileyecek. Dünyada çevreye duyarlı üretim giderek önem kazanıyor. Daha az su kullanan, daha az karbon salımı yapan ve doğayı koruyan üretim yöntemleri uluslararası pazarlarda avantaj sağlayacak. Bu dönüşüme uyum sağlayamayan ülkeler ise rekabet gücünü kaybetme riskiyle karşı karşıya kalabilir.
Lojistik maliyetleri de tarım ticaretinin en önemli belirleyicilerinden biri olmaya devam ediyor. Akaryakıt fiyatlarındaki artış, konteyner sıkıntıları, liman yoğunlukları ve küresel ticarette yaşanabilecek yeni krizler ürün fiyatlarını doğrudan etkileyebiliyor. Tarlada uygun fiyata üretilen bir ürün, yüksek taşıma maliyetleri nedeniyle tüketiciye çok pahalı ulaşabiliyor.
Türkiye açısından bakıldığında ise hem önemli fırsatlar hem de önemli riskler bulunuyor. Ülkemiz farklı iklim bölgelerine sahip olması sayesinde çok sayıda tarım ürününü yetiştirebiliyor. Meyve, sebze, fındık, zeytin, üzüm ve birçok üründe dünya pazarlarında güçlü bir konuma sahibiz. Ancak bu avantajın korunabilmesi için üretim planlamasının güçlendirilmesi, su kaynaklarının verimli kullanılması, modern sulama sistemlerinin yaygınlaştırılması ve teknoloji yatırımlarının artırılması gerekiyor.
Çiftçimizin en büyük beklentisi ise öngörülebilir bir üretim ortamıdır. Gübre, mazot, yem, elektrik ve finansman maliyetlerinin sürekli değişmesi üretim kararlarını zorlaştırıyor. Üreticinin geleceği görebildiği, plan yapabildiği bir sistem hem iç piyasayı rahatlatacak hem de ihracat gücünü artıracaktır.
Tarım ticaretinde başarılı olmanın yolu yalnızca daha fazla üretmekten geçmiyor. Aynı zamanda kaliteli, güvenilir, izlenebilir ve katma değeri yüksek ürünler üretmek gerekiyor. Markalaşma, paketleme, soğuk zincir yatırımları ve dijital pazarlama da artık en az üretim kadar önem taşıyor.
Sonuç olarak, önümüzdeki dönemde tarım ticareti üzerindeki baskıların artması kuvvetle muhtemeldir. İklim değişikliği, su kıtlığı, jeopolitik gerilimler, artan nüfus, korumacı ticaret politikaları ve yükselen üretim maliyetleri bu baskıyı daha da artıracaktır. Ancak doğru politikalarla hareket eden, üreticisini destekleyen, teknolojiyi kullanan ve kaynaklarını verimli yöneten ülkeler bu zorlu dönemi avantaja çevirebilir. Çünkü geleceğin dünyasında en güçlü ülkeler, sadece sanayide değil; toprağını koruyan, çiftçisini güçlendiren ve gıda güvenliğini sağlayan ülkeler olacaktır.
ZAFER ÖZCİVAN
Ekonomist-Yazar
[email protected]